Benim Anneannem
Doğu Anadolu’nun buradan, İstanbul’dan kilometrelerce uzak bir kasabasında yaşardı. Diz boyu kar, çam ağaçları, güzel gülen kömür gözlü çocuklar, kavruk tenli adamlar, gece saçlı kadınların memleketinde...
Gözleri çimen yeşili, bakışları çam kokan, sesi hep cıvıltılı. Sanırsınız onca yükü sırtlanmamış, sanırsınız daha 18’lik bir genç kız, sanırsınız –rakamla- 12 evet tam –yazıyla- oniki çocuk doğurmamış, hepsini tek tek okutmamış, sanırsınız hiç acı çekmemiş, gözlerine bakmayın, hüznü yakalayamazsınız. Gülünce yüzü aydınlanan parlak ifadesi sizi kıskandırır. Klasik bir Anadolu kadınıdır oysa, ama doğurduğu her çocukla yeniden doğmayı daha önemlisi gelişmeyi düstur edinen bir kadın. Hep soru soran gözlerle bakar hayata ve hep öğrenir. Oysa ilk zamanlar çocuk yaşta evlendiğinde, “ünzile” gibi dünyayı sadece üç mevsim diz boyu karların ve çam ağaçlarının olduğu memleket sınırları sanmıştı. Sonra öğrendi, dünya kocamandı, kızları-oğulları tek tek mesleklerini edinmek üzere Türkiye’nin çeşitli şehirlerine okumak üzere gidince gezmediği vilayet kalmadı. Eski yılların anadolusunda şimdikinden zordu kızları okutabilmek. Ama aydınlık beyinleri olan bu anne baba her birini okuttu. İkisinin de tek zaafı çocuk sevgisiydi. Yoksa ne saban sürecek çiftçiye ihtiyaçları vardı ve ne de çift kale maç yapmak için futbol takımı kurmak değildi amaçları.
Bana gelince bu aşiret kadar kalabalık ailenin ilk torunu, ilk gözağrısıydım. Dolayısıyla sevgiye boğuldum. Anneannem ise benim için özeldi, en özelimdi. Onu küçükken annem sanmam boşuna değildi. Beni büyüten, emek verendi. Annemle kurmakta zorlandığım ilişkiyi onunla kendiliğinden kurmamda bu sebepleydi. Çimen yeşili gözler, çam kokulu bakışlar, cıvıltılı ses tonu, çocukluğuma götürdü beni her daim. Yaptığı yolculukların bir kısmında yanındaydım. Benim için eğlenceli olduğu kadar öğretici bir hayat –bilgisi- seyahatleriydi her biri. Bana her yeri itinayla tanıttı. Uzun yolları bir çok taşıtla alırken, türlü olaylar olduğunda, otobüs bozulsa, lastik patlasa, tren rötar yapsa, ikimiz birbirimize masallar uydurup, kahkahalarla gülerdik. Soğuk beyaz karların güneşi olurdu her daim, her anı eğlenceye çevirebilmeyi O’ndan öğrendim.
O’nun evindeki sabahlara uyanmanın vazgeçilmez bir tadı vardı. Sabahın 6’sında uyanıp, asmaların, meyve ağaçlarının, tam üç tane salıncağın, sebzelerin ekildiği bostanın, sarmaşıkların altındaki hep bol kahkahalı koca masanın bulunduğu bahçeyi temizleyip, fırında patates kokan, çiçek gibi bir sabaha uyandırıp el bebek, gül bebek şımartırdı. Peki canımın içi, yüreğimin parçası, seni şımartan oldumu hiç, sana kendini sonuna kadar açma fırsatı veren, şöyle saçlarını okşayıp, sırtını yaslayıp hiç yıkılmayacağını sandığın güven duvarı, hiç yaşatan oldu mu sana bunları? Hayatın boyunca çalışıp didindinde ne oldu? Torununun çocuğunu gördünde ne oldu? Ne oldu çimen gözlüm, çam kokulu bakışlım, sesini son bir kez koklayamadan, cıvıltını duyup sana sarılıp, güveni -sevgiyi- sınırsız ve saflığı içime çekemeden gittin.
Seni kaybettim...
Her yerim acıyor...
Güzel kadın, sen hep gülmek zorunda mıydın? Ne olurdu, yakınsaydın biraz hayattan, nasıl böyle güçlüydün? Neden hayatı çözmüş tavrınla hep dimdiktin. Nasıl böyle basit, böyle güzel algıladın herşeyi ve neden hayatın sırrını bana da vermedin?
Neden gittin, geride kesik çam kokunu bırakarak?
Oniki çocuk annesi, her şehre bir parçasını bırakan asil kadın. Bir parçanda bende var ve nice yüklü anılar...
Hayatımın en temiz, en sıcak ve en anlamlı türküsü, kalbimin çimen gözlüsü, yaşamımın büyüsü, bana sürpriz yaptın, beni yarım bıraktın, sensizlik bir ok gibi saplansa da yüreğime, hep eğlenceli anlarımla anacağım seni ve senin kadar güçlü olacağım, söz veriyorum...
Girne Gül ÇELEBİ Çevre Yüksek Mühendisi/ Istanbul














